Yargıya hızlandırmayı amaçlayan 100 maddelik reform paketi için özetle şunları söylemek mümkündür: Hükümet, yürürlükte olan fakat uygulamada yok sayarak çiğnemiş olduğu bazı yasa hükümlerine, bundan sonra uyacağını bu reform paketiyle taahhüt etmektedir. Bilmesek ikna olacağız… Oysa “reform” diye sunulan değişikliklerin hemen hepsi, zaten yürürlükte olan yasalarımız içerisinde var. Bu reform paketinde bizim asıl görmemiz gereken, hükümetin bazı temel kuralları çiğnemiş olduğunu itiraf etmesidir…
Yargıyı hızlandırmak diye bir çabanın içerisine girildiğinde, adaletin gerçekleşmesi de tehlikeye girebilir. Bunu Hrant Dink davasından görebiliyoruz. Davaya bakan Beşiktaş 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Başkanı, verdiği karardan tatmin olmadığını söylemiştir. Adalet için skandal budur işte. TİB’den gelen kayıtları incelemeden karar vermek zorunda kaldıklarını kabul etmiştir. Yani mahkeme, dosyaya girmiş kanıtları incelemeden karar verdiğini itiraf ediyor. Kim bilebilir? Belki o kanıtlar incelenseydi, gerçek suçlular da ortaya çıkabilecekti. Mahkeme “hızlı” karar vererek asıl suçluları gizlemiş olmadı mı? Bir hukuk devletinde böyle bir şey kabul edilemez! Suçu ve suçluyu gizlemek yasalarımıza göre suçtur. Bunu yapan bir mahkeme ise, o zaman sözün bittiği yere geldik demektir!..
O davaya bakan mahkeme sonuç olarak demektedir ki; eğer TİB’den gelen kayıtları da inceleseydik, bu bizim birkaç yılımızı alabilecekti. O zaman da 5 yıllık tutukluluk süresi dolacaktı ve biz de sanıkları tahliye etmek zorunda kalacaktık. Böyle bir sonuçla karşılaşmamak için acele ettik ve hızlı bir şekilde kararımızı verdik. Peki hızlı karar verilerek ne yapılmış oldu ona bakalım. Adalet yerini buldu mu? Tetikçileri suç işlemek üzere azmettirenler bulundu mu? Onlara ceza verilebildi mi? Hayır!.. O halde, bu yapılan yargılama için “eşeği dövemedik, bari palanını dövelim” demek hiç de abartı değildir!.. Adaletin görevi sadece tetikçileri cezalandırmak değildir. Asıl cezalandırılacak olanlar azmettirenler olmalıdır ki, cezalandırma ile elde edilmek istenen amaç gerçekleşmiş olsun!..
Tutuklama ve tahliye kararlarına gerekçe yazılmasını zorunlu hale getiren düzenleme, sadece bir tekrardan ibarettir. Mahkemelerinin kararlarını gerekçeli olarak yazacakları zaten yasalarımızda yazılıdır. Bu düzenleme ile de bugüne kadar verilmiş pek çok keyfi tutuklama kararları olduğu kabul edilmiş oluyor. Sırası gelmişken belirtmek isterim ki, ülkemizde özellikle de özel görevli ağır ceza mahkemelerinde, tutuklama veya tahliye istemlerinin reddi kararlarında, gerekçe olarak “delillerin toplanmamış olması” gösterilmektedir. Bu gerekçe dahi başlı başına tutuklamaların keyfi olduğunu göstermektedir. Keyfiliğin olduğu yere siyasi amaç ve mülahazalar da girebilir. Böylece tutuklama veya tahliye istemlerinin reddi siyasi amaçlara bağlanmış olur… Bu sonuca ulaşmak için “derin” hukukçu olmak gerekmez. Basit bir muhakeme ile bu durum anlaşılabilir. Kanıtlar toplanmamış ise, insanları ne diye tutukluyorsunuz? Birinci soru budur. Kanıtlar elinizde yoksa, insanların suçlu olabileceği kanaatine nereden ulaşıyorsunuz? İkinci soru da budur!..
Buradan yeniden Hrant Dink davasına dönersek, verdiği karardan tatmin olmadığını söyleyen mahkeme başkanı için rahatlıkla şunu söyleyebiliriz: Mahkeme, her türlü kuşkudan uzak kesin ve inandırıcı kanıtlara ulaşmadan, başka bir deyişle tam bir vicdanı kanıya ulaşmadan karar vermiştir…
Bağımsız ve tarafsız bir mahkeme asla böyle bir karar veremez!.. Ayrıca “vicdan”ı ve “kanıtları” kullanamayan bir mahkeme Türk Milleti adına karar veremez… Zira Türk milleti vicdanlıdır. Örneği Hrant Dink davasından vermiş olma nedenimiz: Bu davanın kamuoyunun hafızasında canlılığını henüz yitirmemiş olmasıdır. Özel görevli mahkemelerdeki yargılamaların, hemen hemen tümü aynı durumdadır. Çok çarpıcı bir örnek olması bakımından Mehmet Haberal davasını da hatırlatmak gerekir. Biliyorsunuz, Haberal hakkında gerekçesiz ve keyfi tutuklama kararı verdikleri için 9 yargıcımız tazminata mahkûm ettirmişti. Bu karar yüksek mahkemece de onanıp kesinleşmişti. Kesinleşmiş yargı kararı ile taraflar arasında husumet oluştuğu artık tartışmasızdır. Bu durumda mahkemenin kendiliğinden davadan çekilmesi gerekirdi. Kaldı ki, Haberal da hâkimleri reddederek davasına başka mahkemenin bakmasını istemişti. Mahkeme sanki hukuk kurallarına inat, davaya bakmaya devam etmektedir. Artık bu mahkemeye bağımsız ve tarafsız bir mahkeme denebilir mi? Bu mahkemenin vereceği karar Türk Milleti adına verilmiş kabul edilebilir mi?
4 yıldan bu yana tutuklu bulunan sanıkların aleyhine olan deliller şu ana kadar toplanmış olmalıydı. Aranan deliller nasıl bir şeydirler ki, “kozmik odalara” kadar girebilen bu hükümet, bu davanın kanıtlara 4 yılda ulaşamamaktadır. 4 yılda ulaşılamayan bu kanıtlara 40 yılda ulaşılabileceğinin garantisi nedir? Bu sorular bile özel yetkili savcılıkların ve özel görevli mahkemelerin çağdaş anlamda mahkeme olmadığını göstermeye yetmektedir. Çağdaş anlamda mahkemelerin en temel özellikleri bağımsız ve tarafsız olmalarıdır… AKP iktidarları boyunca özel yetkili savcılıklar ile özel görevli mahkemelerin cıvığı çıkmıştır… Bu mahkemelerdeki yargılamalar nedeniyle ciddi ölçüde itibar kaybına uğrayan yargıya, yeniden itibar kazandırmak için işte bu sözde reform paketi hazırlanmıştır…
Karşılıksız çek yazdığı için hapis cezası alanları da mağdur gören bir anlayış, piyasaya olan etkilerini tartmadan alelacele çekteki hapis cezalarını da kaldırmıştır. Hapis cezası kaldırılarak yeni mağdurlar yaratılmaktadır. Bu defa, ceza yaptırımı olduğu için ödeme aracı olan çekleri kabul eden iyi niyetli hamiller mağdur edilecektir… Dolayısıyla bu değişiklik de reform olarak kabul edilemez. Eşlerden birinin borcundan dolayı evde kullanılan (buzdolabı gibi ) ortak malların haczedilemeyeceği kuralı ise, zaten İcra İflas Kanunumuzda vardır. O halde, var olan bir kuralı yeniden yasa hükmü haline getirmeye ne gerek var?
En masum ifade ile bu reform paketini hazırlayanların, yürürlükte olan hukuk kurallarımızı bilmediğini söyleyebiliriz!.. Ama yapılan itiraflar kayda değerdir!..
Av. Cemil Can